K
Kocaeli BM Bağımlılıkla Mücadele Derneği
Menü
Bağımlı Mıyım?
Tüm Köşe Yazılarına Dön
Ömer KARATAŞ 02 Haziran 2026

Kaydırdıkça Kaybolan BİR NESLİN HİKÂYESİ

Kaydırdıkça Kaybolan BİR NESLİN HİKÂYESİ

Bir baba, “Oğlum üç yıldır odasından çıkmıyor” dediğinde aslında sadece bir aileyi değil, sessizce büyüyen bir toplumsal yarayı anlatıyordu. Bu yazı, “şimdicilik” diyerek ertelenen hayatların, görmezden gelinen işaretlerin ve küçük sanılan ihmallerin nasıl büyük bağımlılıklara dönüştüğünü sorguluyor. Ve en kritik soruyu hepimizin vicdanına bırakıyor: Biz gerçekten bağımlılıkla mı mücadele ediyoruz, yoksa onu besleyen bir yaşam düzenine mi alışıyoruz?

Geçenlerde derneğimizin kapısından içeri elli üç yaşlarında bir baba girdi.

Oturdu, uzun süre konuşamadı; gözlerine değil, titreyen ellerine baktım.

Sonra fısıltı gibi, ama bir o kadar da ağır bir cümle döküldü dudaklarından:

"Oğlum üç yıldır odasından çıkmıyor... Ben bunu nasıl fark etmedim?"

O odadaki o ağır sessizlik, aslında evlerimizde yankılanan tüm toplumumuzun sessizliğiydi.

Sadece o babanın değil, hepimizin cevabını aradığı ama yüzleşmekten korktuğu

o can yakan gerçeğin ta kendisiydi bu manzara.

Yıllardır sahada, rehabilitasyon merkezlerinde, gençlerin ve çaresiz ailelerin arasında ter döken biri olarak

kendime hep aynı vicdan muhasebesini yapıyorum.

Ve bugün, tüm bu yaşanmışlıkların ışığında, o can alıcı soruyu sizin de vicdanınıza emanet ediyorum:

"Biz gerçekten bağımlılıkla mı mücadele ediyoruz,

yoksa bağımlılığı besleyen bir hayat düzenine mi alışıyoruz?"

Eskiden her şeyin bir zamanı, bir demlenme süresi, bir sabrı vardı.

Şimdi ise her kafadan bir sesin çıktığı, sonu gelmez bir hızın ve telaşın içindeyiz.

15 saniyelik videolarla zihnimizi yoruyor, her şey hemen olsun istiyoruz; acımız hemen geçsin,

mutluluk bir tuşla önümüze gelsin istiyoruz.

Bu aceleciliğin, bu "şimdicilik" hastalığının içinde en çok da birbirimize olan gerçek bağlarımızı

erteliyoruz.

Bir babanın evladının başını okşaması "şimdilik" erteleniyor, bir annenin çocuğunun gözünün içine

bakarak dertleşmesi "şimdilik" sonraya bırakılıyor.

Oysa hayat, ertelemeyi ve ihmali asla affetmiyor.

Biz "şimdilik" diyerek o anı geçiştirdiğimizde ruhumuzda açılan o koca boşluğu hemen tehlikeli yollar

dolduruyor.

Çünkü insan kalbi ve ruhu sevgisizliği kabul etmez.

Sanıyoruz ki bağımlılık bir anda kapıyı çalan gürültülü bir felakettir.

Hayır, bağımlılık gümbür gümbür gelmez; fısıldayarak gelir.

Kimse sabah uyanıp "Bugün bağımlı olayım" demez.

Her şey küçük adımlarla başlar.

Ağlayan bir çocuğu susturmak için verilen o ekran, bir süre sonra “sanal emzik” olur.

Canı sıkılanın, yalnız hissedenin ilk sığınağı dijital dünya olur.

Bugün çocuklarımız yanımızda ama ruhen çok uzaktalar.

Aynı evin içindeyiz ama kalplerimiz birbirine değmiyor.

O ekranı kaydırdıkça aslında hayatımızı kaydırıyoruz.

Tıp dünyası uyarıyor: “Yalnızlık günde 15 sigara içmek kadar zararlıdır.”

Biz her gün o dijital yalnızlığı fark etmeden tüketiyoruz.

Sosyal ağlarda kalabalıklar var ama gerçek dostluklar yok.

Geceleri başımızı yastığa koyduğumuzda yalnızlık büyüyor.

Sanal kumar ise “kolay para” hayaliyle yuvaları sessizce yıkıyor.

Biz ne yapıyoruz?

Konuşuyoruz.

Alkışlıyoruz.

Ama çoğu zaman sahaya inmiyoruz.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyoruz.

Ama o yılan en sonunda evimizin içine kadar giriyor.

Sokaktaki genç bizim evladımızdır.

O bataklığa düşmeden önce bir kitap, bir spor, bir umut verilebilir.

Ama düştükten sonra bedeli çok ağır olur.

Gönüllülük bir hobi değil, bir vicdan meselesidir.

Yıllar önce rehabilitasyonda tanıdığım bir genç

“Ben kim olduğumu bilmiyorum” demişti.

Bir anne ise “Ben sadece sevilmek istedim” diye fısıldamıştı.

Mesele aslında çok basit: insanın hikâyesini kaybetmemesi.

Bağımlılık bir irade zayıflığı değil, bir şefkat eksikliğidir.

Ve çoğu zaman en büyük eksik sevgi olur.

Şimdi kendimize sormanın zamanıdır.

O kapalı kapıların ardındaki çığlığı gerçekten duyuyor muyuz?

Çocuklarımızın gözlerine en son ne zaman gerçekten baktık?

Yoksa hep “şimdilik sorun yok” mu dedik?

Aile hâlâ en güçlü sığınaktır.

Ve o sığınak yeniden inşa edilebilir.

Hikâye bitmeden insan bitmez.

İnsan değişebilir.

İnsan yeniden başlayabilir.

Yeter ki ona uzanan bir el olsun.

Bu mesele sadece bağımlıların değil, hepimizin meselesidir.

Çünkü bir insanın hayatına dokunmak, dünyayı değiştirmektir.

Yazar

  • Yazan
    Ömer KARATAŞ
  • Yayın Tarihi
    02 Haziran 2026