Cesur Ol, İz Bırak: Bağımlılıkla Mücadele Başkanlığı Kurulmalı
Sınırlarımızı korurken evlerimizin içini bomboş bırakmak istemiyorsak, birilerinin artık elini taşın altına koyması, cesur olması ve bu Bağımlılıkla Mücadele Başkanlığı'nı hayata geçirmesi lazım. Yoksa yarın çok geç olacak. Bilmem anlatabiliyor muyum?
Geçen hafta Kocaeli sokaklarında yürürken,başımı gökyüzüne her kaldırdığımda içimi kaplayan o tanıdık gururu yine hissettim.
Kolay değil; SİHA’larımız, göklerde süzülen KAAN, denizdeki gururumuz TCG Anadolu…
Savunma sanayiinde resmen bir tarih yazılıyor, sınır boylarımız en üst düzey teknolojiyle örülüyor.
İnsanın göğsü kabarıyor, yalan değil.
Fakat tam bu duygularla eve dönüp kapıyı açtığımda, salondaki koltukta kafasını ekrana gömmüş,
dünyadan kopmuş yeğenimi gördüm. Seslendim, duymadı. Yanına gittim, fark etmedi.
O an içime bir ürperti düştü.
Kendi kendime dedim ki: "Yahu biz sınırları koruyoruz, eyvallah, ama asıl savaş cephede değil ki artık.
Savaş tam olarak buranın içinde, evimizin göbeğinde,
çocuklarımızın avucundaki o beş inçlik ekranlarda yaşanıyor."
Rakamlara boğulmayı hiç sevmem, köşemi takip edenler bilir.
Ama bazen öyle veriler çıkıyor ki önümüze, hani derler ya, adamın yüzüne tokat gibi çarpıyor.
Dünya genelinde her yıl 600 binden fazla insan bu bağımlılık illeti yüzünden toprağa giriyor.
Hadi dünya uzak diyelim, dönüp kendi evimize bakalım:
Cezaevlerindeki 12-17 yaş arası çocukların yüzde 52,9’unun yolu uyuşturucuyla kesişmiş.
Yarıdan fazlası!
Yaş derseniz, artık ergenliğin ilk yıllarına, neredeyse çocukluk çağlarına kadar inmiş durumda.
İşin acı tarafı, tehlike sadece kimyasal zehirler de değil.
Sanal kumar siteleri, geceleri uykusuz bırakan sosyal medya girdapları, oyun esaretleri...
Çocuklarımızın zihinleri resmen rehin alınmış vaziyette.
Dünya Sağlık Örgütü bile bu oyun işini resmi hastalık saydı, biz hala "çocuktur, oynar" modundayız.
Şaka gibi, ama maalesef gerçek.
Peki biz ne yapıyoruz? Elimizdeki mevcut sistemle bu devasa canavarla nasıl başa çıkmaya çalışıyoruz?
Açık konuşalım, çabalıyoruz ama darmadağınız.
Geçenlerde bir emniyetçi dostumla çay içiyorduk, masa şipşirin bir kıraathaneydi, çaylar demli, simitler taze.
Laf lafı açtı, birden dert yanmaya başladı. Anlattıkça içim cız etti, anlattıkça of çektim.
Dedi ki: "Biz sokakta torbacıyı yakalıyoruz, işin operasyon yükü bizde.
Gece üçte baskın var, çocuk belki on sekizinde, belki on beşinde.
Yakaladık, kelepçeledik, getirdik.
Ama adamın tedavi boyutu Sağlık Bakanlığı'nda, ailesine ulaşıp rehabilite etmek Aile Bakanlığı'nda.
Kurumlar arası evrak gidip gelene kadar olan gence oluyor."
Haklı adam. Vallahi haklı.
Gelelim öbür tarafa... Sadece Sağlık ve Aile yetmiyor.
Bir de Adalet Bakanlığı var, bir de adliyeler o hâl ortada. Ne mi oluyor?
Şöyle: Polis çocuğu yakaladı, karakolda ifadesi alındı. Tamam.
Sonra savcılığa sevk. Savcı "tedbir kararı" falan diyor, tamam.
Ama bakın işte asıl çark orada dönüyor: Adliye kalabalık, dosyalar sıra bekliyor.
Çocuk belki üç gün belki bir hafta adliyede bekletiliyor.
O arada ne tedavi var, ne aile desteği, ne başka bir şey. Tam bir boşluk.
Sonra mahkeme diyor ki "şu tarihte duruşma".
Duruşma iki ay sonraya. İki ay! O iki ay içinde çocuk ne yapıyor?
Aynı yere, aynı sokağa dönüyor tabii. Zaten torbacılıktan aldığı parayı unutamıyor.
Yani ortada bir sistem uyumsuzluğu var.
Emniyet koşuyor, Adalet evrak üretiyor, Sağlık yatak sayısı yetmiyor,
Aile Bakanlığı'nın ise belki haberi bile olmuyor çoğu vakadan.
Kurumlar birbiriyle senkronize değil. Koordinasyon denilen şey bu ya, işte ondan eser yok.
Derneğimizin avukatı Muhammed Fatih YILDIZ'la, hukuki süreçlerine gönüllü olarak destek olduğumuz
bir olayla ilgili konuşuyoruz. Anlattıkları şu: "Bir genç geliyor, dosyasında 'tedavi önerilir' yazıyor ama
adliye süreci bitmeden hastaneye yönlendirmek mümkün değil çünkü savcının yazısı gerek."
İşte o yazı gidip gelene kadar, genç zaten mahkemeye çıkıp 'tahliye' oluyor.
Sonra kayboluyor. Altı ay sonra aynı genç başka bir suçtan yine karakolda görüyor polis.
Çünkü o boşlukta ona dokunan olmamış.
Dönen bir çark var ama doğru düzgün dönmüyor.
Herkes kendi işini yapıyor ama kimse "bu çocuğu nasıl kurtarırız" diye bakmıyor olaya.
Daha doğrusu bakmak istiyorlar ama mevzuat, imza, havale, talimat derken çocuk unutuluyor.
Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, yapan nasıl yapıyor diye bir bakmak lazım.
Mesela Amerika bu işi tek ve merkezi bir idareden yönetiyor, veriye bakıyor ona göre adım atıyor.
Brezilya çok radikal bir şey yapmış; uyuşturucu baronlarından, organize suçlardan ne kadar mal varlığı,
lüks araç, villa ele geçirdiyse hepsini doğrudan bağımlılıkla mücadele fonuna aktarıyor.
Portekiz desen, cezadan ziyade insanı kurtarmayı, rehabilitasyonu merkeze alan bir sistem kurmuş.
Bizim de artık bu hantal, dağınık yapıyı bir kenara bırakıp idari ve mali açıdan tamamen özerk,
doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlı müstakil bir "Bağımlılıkla Mücadele Başkanlığı" kurmamız şart.
Bu bir tercih değil, devlet reformu açısından artık bir zorunluluk.
Düşünsenize, bu yeni kurumun kendine ait, kimseye müdana etmeyecek proje ödeneği takip etmeyen
özerk bir bütçesi olduğunu... Sokak operasyonlarında ele geçirilen o suç gelirleri, lüks arabalar,
gayrimenkuller hızlıca nakde çevrilip doğrudan bu başkanlığın fonuna aktarılsa fena mı olur?
Genel bütçeye tek kuruş yük olmadan; AMATEM'lerin kapasitesini uçururuz, BAHAR ve YEDAM gibi can
suyu olan rehabilitasyon merkezlerini ülkenin en ücra köşesine kadar yayarız. Bir de üstüne ulusal bir
erken uyarı sistemi kurarsak, o lanet yeni nesil sentetik zehirler daha sokağımıza, okul önlerine,
çocuklarımıza ulaşmadan kaynağında tespit edilip yok edilir.
Çok uzattım belki ama içim yanıyor.
En gelişmiş savunma sistemlerini üretecek olan, o SİHA'ları uçuracak olan şey en nihayetinde insanın
kendi iradesidir. İradesi felç olmuş, ekranlara esir düşmüş, kimyasallarla zihni bulanmış bir nesli
dünyadaki hiçbir yüksek teknoloji koruyamaz, koruyamadı da.
Tıpkı savunma sanayiinde yakaladığımız o muazzam milli şahlanış gibi,
acilen bir "İrade Sanayii" vizyonu ortaya koymamız gerekiyor.
Toplumları yalnızlaştırmak, aileleri dağıtmak istemiyorsak;
evlatlarımızın ruhsal dünyasını, karakterini yeniden sağlam bir şekilde inşa etmeliyiz.
Hep söyleyeyim, yine söyleyeceğim:
Toprak kaybedilirse gün gelir, bedeli ödenir ve bir şekilde geri alınır.
Ama kaybedilen bir neslin, elden kayıp giden bir geleceğin asla ama asla telafisi yoktur.
Sınırlarımızı korurken evlerimizin içini bomboş bırakmak istemiyorsak, birilerinin artık elini taşın altına
koyması, cesur olması ve bu Bağımlılıkla Mücadele Başkanlığı'nı hayata geçirmesi lazım.
Yoksa yarın çok geç olacak. Bilmem anlatabiliyor muyum?
Yazı bitiyor ama içimde bir ukde kalıyor.
O çay içtiğimiz gün aklımdan çıkmıyor şu soru:
Evrak gidip gelene kadar, bizim çocuklara ne oluyor?
Yazar
-
YazanÖmer KARATAŞ
-
Yayın Tarihi07 Haziran 2026