Deli ve Dahi
Deli ile dahi arasındaki çizgi bazen akıl değil, zamandır. Bugün tuhaf bulduğumuz bazı insanlar, yarının dünyasını bizden önce görmüş olabilir. İnsanları etiketlemeden önce, hikâyelerini dinlemeyi öğrenmeliyiz.
Bazı insanlara hayran oluruz, bazılarını ise anlamakta zorlanırız. Kimi için “Ne kadar zeki” deriz, kimi için “Biraz tuhaf bu adam.” Aynı davranış, farklı zamanlarda bambaşka anlamlara gelebilir.
Belki de “deli” ile “dahi” arasındaki mesafe sandığımız kadar uzun değildir.
Bazen sadece zaman vardır arada.
Geçmişte yapılmış bir şeyin hikâyesini dinlerken insanın aklına ister istemez bu geliyor. Farhad Safinia’nın yönettiği Deli ve Dahi (The Professor and the Madman) filmi de tam olarak böyle bir hikâyenin peşinden gidiyor.
Film, Oxford İngilizce Sözlüğü’nün hazırlanış sürecini anlatıyor. Profesör James Murray, İngiliz dilindeki kelimeleri, anlamlarını ve kökenlerini bir araya getirerek devasa bir işe girişiyor. Bunun tek başına altından kalkılacak bir iş olmadığını bildiği için halktan da kelime ve örnekler göndermelerini istiyor.
Ve hikâyenin en şaşırtıcı tarafı burada başlıyor.
Murray’e en büyük katkılardan birini, Broadmoor Akıl Hastanesi’nde kalan Amerikalı eski ordu cerrahı Dr. William Chester Minor yapıyor. Minor, bulunduğu hastanenin koşullarına rağmen sözlük çalışmasına binlerce kelime gönderiyor. Öyle ki katkılarının on binin üzerinde olduğu belirtiliyor.
Bir tarafta Oxford’un saygın profesörü.
Diğer tarafta akıl hastanesinin duvarları arasında yaşayan bir adam.
Birinin adı “profesör”, diğerinin adı “deli”.
Ama ikisini aynı yerde buluşturan şey kelimeler.
İnsanın burada biraz durup düşünmesi gerekiyor.
Çünkü bir insanı tanımlamakla onu anlamak aynı şey değil.
Hepimizin hayatında böyle insanlar vardır.
İş yerinde, okulda, mahallede, ailede...
Herkesin aynı düşündüğü yerde farklı bir şey söyleyen biri çıkar. Bir fikri vardır ve ona inanır. Çevresindekiler önce şaşırır, sonra güler.
“Bunun olacağı mı var?” denir.
O kişi biraz daha anlatır.
Kimse ikna olmaz.
Bir süre sonra konu kapanır.
Aradan yıllar geçer ve bir gün o fikir gerçekleşir.
İşte o zaman herkesin dili değişir.
Dün “uçuk” denilen düşünce bugün “vizyon” olur.
Dün “fazla hayalperest” bulunan kişi bugün “öngörülü” diye anılır.
Oysa değişen insan değildir.
Değişen, bizim ona baktığımız yerdir.
Hayatın tuhaf tarafı da burada.
İnsanlar çoğu zaman bir fikrin doğruluğunu, ortaya çıktığı anda değil, sonuçlarını gördükten sonra kabul ediyor.
Çocukken farklı olmak güzel gelir insana.
Büyüdükçe farklı olmaktan çekinmeye başlarız.
Çünkü toplumun görünmeyen bir sınırı vardır. Çok farklı olmayacaksın. Çok soru sormayacaksın. Herkesin yaptığına biraz benzeyeceksin. Güvenli olanı seçeceksin.
Çünkü farklılık dikkat çeker.
Dikkat çekmek de insanı savunmasız bırakır.
Bir fikir söylediğinizde yanlış çıkabilirsiniz.
Bir işe kalkıştığınızda başarısız olabilirsiniz.
Bir hayalin peşinden gittiğinizde herkes size gülebilir.
Bu yüzden çoğumuz, içimizden geçenleri söylemek yerine başkalarının söylediklerine biraz daha fazla kulak veririz.
Sırf yalnız kalmamak için.
Oysa dünyada büyük değişiklikler çoğu zaman kalabalıkların içinden çıkmıyor.
Önce bir kişinin aklına düşüyor.
Sonra o kişi, fikrini anlatmaya çalışıyor.
Çoğu zaman anlaşılmıyor.
Bazen alay ediliyor.
Bazen engelleniyor.
Bazen de gerçekten yanılıyor.
Bunu da kabul etmek lazım.
Her farklı fikir doğru değildir. Her aykırı insan dahi değildir. Her “ben herkesten farklı düşünüyorum” diyen insanın gerçekten farklı ve değerli bir şey söylediğini varsaymak da başka bir yanılgı olur.
Asıl mesele farklı olmak değil.
Farklılığın arkasında ne olduğu.
Merak mı?
Emek mi?
Bilgi mi?
Cesaret mi?
Yoksa yalnızca inat mı?
Bunu anlamak zaman ister.
Deli ve Dahi filminin bence en etkileyici tarafı da burada ortaya çıkıyor.
Film yalnızca bir sözlüğün nasıl hazırlandığını anlatmıyor. İki farklı insanın, toplumun onlar için çizdiği sınırların ötesinde birbirini keşfetmesini anlatıyor.
James Murray ile William Chester Minor'ın ortak noktası ilk bakışta pek az.
Biri akademik dünyanın içinden geliyor.
Diğeri hastane duvarlarının arkasında.
Fakat kelimeler söz konusu olduğunda aralarında güçlü bir bağ kuruluyor.
Bence bunun çok güzel bir tarafı var.
Çünkü dil, insanları eşitleyen nadir şeylerden biri.
Bir kelimenin anlamını ararken karşınızdaki insanın unvanını sormazsınız.
Kelimenin kendisine bakarsınız.
Nereden geldiğine, nasıl kullanıldığına, zaman içinde nasıl değiştiğine bakarsınız.
Belki insan ilişkileri de biraz böyle olabilseydi, birbirimize verdiğimiz hükümler daha az kesin olurdu.
Bir insanı tek bir kelimeyle tarif etmek yerine, o kelimenin arkasındaki hikâyeye bakabilseydik...
Hepimizin bir hikâyesi var.
Sadece çoğunu bilmiyoruz.
Birine “başarısız” diyoruz, ama kaç kez düştüğünü bilmiyoruz.
Birine “soğuk” diyoruz, ama neden kendini korumaya çalıştığını bilmiyoruz.
Birine “tuhaf” diyoruz, ama dünyayı neden öyle gördüğünü hiç sormuyoruz.
Birine “deli” diyoruz.
Belki de en kolayı bu.
Bir kelime söylüyoruz ve insanın hikâyesini düşünmek zorunda kalmıyoruz.
Oysa insan, tek bir kelimeye sığmayacak kadar karmaşık.
Hepimiz biraz çelişkiyiz.
Bir yanımız cesur, bir yanımız korkak.
Bir yanımız umutlu, bir yanımız kuşkucu.
Bazen çok akıllıca kararlar veriyor, bazen kendi hayatımızın en basit meselesinde bile tökezliyoruz.
Belki de insan olmanın en gerçek tarafı bu.
Bugün dünyaya baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz.
Yeni teknolojiler, yapay zekâ, uzay çalışmaları, bilimsel araştırmalar, yeni sanat biçimleri...
Dün hayal olarak görülen pek çok şey bugün hayatımızın sıradan bir parçası.
Fakat her yeni fikir önce birilerinin zihninde yalnız başına duruyor.
Henüz ortada kanıt yokken.
Henüz kimse inanmıyorken.
İşte o noktada insanın cesareti sınanıyor.
“Ya olmazsa?” diye soruyoruz.
Belki de daha sık sormamız gereken soru şu:
“Ya olursa?”
Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey, kesin bir cevap değil; ihtimale duyduğu inanç oluyor.
Yine de “deli ile dahi arasındaki çizgi çok incedir” cümlesini romantik bir söz olarak bırakmamak gerekir.
Çünkü gerçek hayat filmler kadar kolay değildir.
Bazı insanlar gerçekten yanlış düşünür.
Bazı fikirler gerçekten kötüdür.
Bazı ısrarlar cesaret değil, yalnızca inat olabilir.
Bu yüzden mesele, farklı düşünene hemen hayran olmak da değil.
Mesele, farklı düşünene hemen sırt çevirmemek.
Bir dakika durup dinlemek.
“Neden böyle düşünüyorsun?” diye sormak.
Belki de asıl ihtiyacımız olan şey bu kadar basit.
Birbirimizi daha az etiketlemek, biraz daha fazla dinlemek.
Bana kalırsa Deli ve Dahi filminin asıl hikâyesi sözlükte değil.
Kelimelerin arasında.
Çünkü film bize kelimelerin yalnızca anlam taşımadığını hatırlatıyor. İnsan da bir kelime gibi. Onu tek başına okuyunca başka, hikâyesinin içinde okuyunca bambaşka bir anlam kazanıyor.
William Chester Minor'ın hikâyesi de bunun çarpıcı bir örneği.
Bir insanın hayatındaki karanlık, onun bütün ışığını yok etmiyor.
Bir insanın yaşadığı sorunlar, zekâsını ortadan kaldırmıyor.
Bir insanın yaptığı hatalar, onun bütün hikâyesini anlatmaya yetmiyor.
Belki de insanlara bakarken bunu unutmamamız gerekiyor.
Kimse yalnızca yaptığı en büyük hatadan ibaret değil.
Kimse yalnızca aldığı bir ödülden de ibaret değil.
İnsanı insan yapan, bütün bunların yan yana durduğu o karmaşık hikâye.
Bu yüzden artık birine “deli” denildiğinde hemen karar vermiyorum.
Önce merak ediyorum.
Acaba ne görüyor?
Belki gerçekten yanılıyordur.
Belki de hepimizin henüz fark etmediği bir şeyi görüyordur.
Bunu bugünden bilmek kolay değil.
Zaten hayatın en zor taraflarından biri de bu.
Geleceği bugünün gözleriyle değerlendirmeye çalışıyoruz.
Oysa gelecek, çoğu zaman bugünün alışkanlıklarına sığmıyor.
Belki yıllar sonra bugün garip bulduğumuz bazı fikirleri hatırlayıp gülümseyeceğiz.
“Buna da bir zamanlar olmaz demişlerdi” diyeceğiz.
Belki de bazılarını tamamen unutacağız.
Hangisinin hangisi olduğunu zaman gösterecek.
Çünkü insanları “deli” ya da “dahi” yapan çoğu zaman yalnızca onların ne düşündüğü değil, zamanın o düşünceye verdiği cevap.
Ve belki bu iki kelime arasındaki en büyük fark da budur:
Deli dediğimiz kişi, dünyadan kopmuş olabilir.
Dahi dediğimiz kişi ise bazen dünyanın henüz ulaşmadığı bir yere bakıyor olabilir.
Hangisi olduğunu anlamanın kestirme bir yolu yok.
Bunun için dinlemek, anlamaya çalışmak ve biraz da zaman gerekiyor.
Sonuçta Deli ve Dahi bize yalnızca Oxford sözlüğünün hikâyesini anlatmıyor.
İnsanların birbirine bakarken ne kadar çabuk hüküm verdiğini de hatırlatıyor.
Ve belki filmin geride bıraktığı en güzel soru şu:
Bir insanı anlamadan önce, ona hangi kelimeyi yakıştıracağımıza mı karar vermeliyiz; yoksa önce hikâyesini mi dinlemeliyiz?
Ben artık ikincisini tercih ediyorum.
Çünkü bazen bir insanı anlamak için bir sözlük yetmiyor.
Biraz zaman, biraz merhamet ve biraz da insanın kendisine bakması gerekiyor.
Yazar
-
YazanÖMER KARATAŞ
-
Yayın Tarihi21 Ağustos 2026